Kapitalizmi Yenmek I | Kapitalizm bir “doğa yasası” değil
Kapitalizmin zihinsel kolonu...
Yukarıdaki afişi belki daha önce görmüşsünüzdür. Afişte şöyle diyor:
“Feeling Sad and Depressed?”
Üzgün ve depresif mi hissediyorsunuz?
“Are you anxious?”
Kaygılı mısınız?
“Worried about the future?”
Gelecek hakkında endişeli misiniz?
“Feeling isolated and alone?”
Kendinizi izole ve yalnız mı hissediyorsunuz?
“You might be suffering from CAPITALISM”
Kapitalizmden mustarip olabilirsiniz.
“Symptoms may include: homelessness, unemployment, poverty, hunger, feelings of worthlessness, apathy, boredom, cultural decay, loss of identity, extreme inequality, outrageous loss of free speech, incarceration, suicidal or revolutionary thoughts, death.”
Belirtiler şunları içerebilir: evsizlik, işsizlik, yoksulluk, açlık, değersizlik hissi, ilgisizlik, can sıkıntısı, kültürel çürüme, kimlik kaybı, aşırı eşitsizlik, ifade özgürlüğünün büyük ölçüde kaybı, hapsedilme, intihar ya da devrimci düşünceler, ölüm.
Yani aslında bireysel görünen tüm bu semptomlarımız sistemik ve yapısal bir kökene sahip: Kapitalizm
Bu yazıyla birlikte “Kapitalizmi Yenmek” adlı yeni bir seriye başlıyoruz. Seriyi bir yapı söküm ve yeniden kurma girişimi olarak düşünmenizi isterim. Çünkü “yenmek” dediğimiz şey, bir şeyi yıkmaktan çok, onun yerine işleyen başka bir düzen kurabilmekle ilgili olmalı. Aksi halde her yıkım, aynı mantığın başka bir versiyonunu geri çağırır.—tecrübeyle sabit.
Şüphesiz kapitalizm öyle tek bir darbeyle de yenilecek bir şey değil zaten; ancak parça parça aşındırılabilir, dönüştürülebilir ve etkisizleştirilebilir gibi geliyor bana.
O nedenle bu serinin de parça parça ilerlemesinin; kapitalizmi ayakta tutan temel üç kolon üzerinde detaylıca, adım adım yükselmesinin konuyu daha derinlikli ve anlaşılabilir kılacağını düşünüyorum.
Nedir bu 3 kolon derseniz de:
Zihinsel
Ekonomik ve
Politik kolon.
Şimdi hazırsak; bunları tek tek açmaya, zihinsel kolonla başlayalım…
Önce miti yıkalım: Kapitalizm bir “doğa yasası” değil
Alternatifsizlik ideolojisi (TINA): There Is No Alternative
Kapitalizmin en büyük gücü, alternatifsizmiş gibi sunulması. Dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren halihazırda kapitalist sistemle yoğurulmuş bir düzenin havasını solumaya başlıyoruz. Bu sistem içinde yaşamaya ikna edilmiş olmamıza da gerek yok; çünkü nasıl ki ailemizi, gezegendeki hangi lokasyonda doğacağımızı seçemiyoruz; nasıl bir düzen içinde yaşamak istediğimiz de zaten bize sorulmuyor başlangıçta. Bunu balık ve okyanus metaforu üzerinden düşünebiliriz belki.
Hatta öyle bir şey ki; yaşadığımız süre boyunca eğer bu sistemin ekmeğini yiyen, ondan nemalanan, avantajlı gruplar arasındaysak başka bir sistemin hayalini kurmaya dahi gerek ya da ihtiyaç duymuyoruz. Zaten sistemin kendisi de hayal gücümüzü köreltmeye, bizi devamlı görünmez ama orada olduğunu hissedebildiğimiz bir elle baskılayıp, dışa taşmayalım diye gözetim ve kontrol altında tutmaya ve oyunun kurallarını kendisi yazdığı için de sonuçları belirleyerek, tatmine dair diğer tüm yolların mümkünsüzlüğünü empoze edip durmaya programlanmış gibi adeta.
Oysa kapitalizm tarihsel olarak oldukça yeni, birkaç yüzyıllık bir sistem —buraya serinin ileriki kısmında detaylıca değinicez— ve daha da iyisi insan yapımı. Dolayısıyla insan eliyle de değiştirilebilir. O sebeple bana kalırsa yenmekten önce yapabileceğimiz ilk şey bunun böyle olması gerektiği fikrini zihnimizden söküp atmamız.
Çevremdeki pek çok kişiden sıklıkla şu argüman ve savunuları duyuyorum:
“Evet kötü ama başka ne seçenek var?”
“Sosyalizm denendi, olmadı.”
“İnsan doğası böyle!”
Belli bir noktaya kadar bunları anlamlı ve kabul edilebilir bulabiliriz. Neticede bu söylemleri doğrulayan bir takım gerçeklikler ve sahici deneyimler var şüphesiz. Ancak bu söylemlerin görece haklılığını analitik, eleştirel ve tarihsel perspektiften onaylasak dahi problemlerimiz bir yerlerde asılı kalmaya, çözüme kavuşmamaya ve yaşamlarımıza dair tatminsizlikler üretmeye devam ediyor.
Bu noktada işin en paradoksal tarafıysa kapitalizmin zaten krizle beslenip, krizle ayakta kalması. Krizin kapitalist düzenin sürdürülmesinde bir yakıt işlevi görmesi. Öyle ki her seferinde krizi yaratan ve tekrar çevirip krizi kendi çıkarına hizmet edecek şekilde yönetmeyi başaran da yine kapitalizmin kendisi oluyor. Yıkım, kapitalizm için son olmak şöyle dursun; yeniden yapılanma fırsatı doğuruyor.
Bunu şöyle örnekleyelim:
uzun saatler boyunca çalışıp mesaiye kaldığınızı,
buna karşılık patron-çalışan ilişkisinin hiyerarşisi içerisinde duygusal olarak devamlı hırpalandığınızı,
terfi ya da maaş zammı almak gibi motivasyonlarla sürekli oyalandığınızı,
buna karşılık en iyi ihtimalle yılda maksimum 30 gün —yine patron ve iş arkadaşlarınızın onayıyla— izin kullanabildiğinizi,
hobilerinize, kendinize, ailenize ve arkadaşlarınıza yeterince zaman ayıramadığınızı,
kaliteli şekilde uyuyup dinlenemediğinizi,
projeyi yetişme gayreti içerisinde öğün atlayıp, iyi şekilde beslenemediğinizi düşünün.
Bunun sonucunda ortaya çıkan, onur ve özgüven kaybını, sıkışmışlık, tükenmişlik ve yetersizlik hissini, düzensiz beslenme, kaygı, stres ve uyku bozukluğu nedeniyle ortaya çıkan sağlık sorunlarınızı düşünün.
Sonra bunları çözebilmek için;
yığınla kişisel gelişim kitabı satın aldığınızı,
terapilere gittiğinizi,
hastalıklarınızı iyileştirmek için özel hastanelere ve ilaçlara yığınla para döktüğünüzü,
yalnızca hakedilmiş olduğu düşündüğünüz, azıcıkta olsa mutlu ve tatmin olmak istediğiniz için ya da belki de yalnızca statü ve gösteriş için, her şey dahil beş yıldızlı otellere, pahalı welness kulüplerine birikiminizin yarısını aktardığınızı,
yurtdışı gezilerinizi yereli dahi keşfedemeden, havayı koklayamadan, kültüre doyamadan kısacık zaman periodlarına sıkıştırıp, sonunda başka ülkelere döviz kazandırmakla, vize ya da havayolu şirketlerini zengin etmekle kaldığınızı düşünün.
İhmal ettiğiniz eşinizle boşanma aşamasına geldiğinizde, davayı kazanmak için avukata verdiğiniz maaşınızın üçte birini
ya da sonrasında ödemek zorunda olduğunuz nafakayı
ya da vakit ayıramadığınız çoçuklarınıza vicdanınızı biraz olsun rahatlatmak için almak zorunda hissettiğiniz pahalı hediyeleri düşünün.
Tebrikler! Hem soyuldunuz hem de insanlık onurunuz para, gösteriş ve statü uğruna ayaklar altına alındı. Ayrıca yalnızlaştınız, hayatınızın bütün ipleri, işsiz kalmaktan ve geçinememekten korktuğunuz için ses çıkaramadığınız, ne derse kabul etmek zorunda kaldığınız işverenlerinizin ellerinde. Samimi bir destek alabileceğiniz kimsecikler kalmadı etrafınızda.
Şimdi bir de makro düzeyden bakalım; İkinci Dünya Savaşı öncesinde Büyük Buhran ile sarsılan ekonomilerin, savaş sayesinde devasa kamu harcamalarıyla nasıl yeniden canlandıklarını düşünelim. Irak Savaşı’nın nasıl enerji, inşaat, altyapı ve savunma sanayii şirketleri için devasa bir pazar yarattığını. Savaşın kendisi kadar, sonrasında yapılan yeniden inşa ihalelerinin büyük sermaye gruplarına nasıl aktarıldığını. Afganistan Savaşı süresince savunma bütçelerinin kalıcı olarak nasıl yükseldiğini, özel askeri şirketler ve taşeron yapıların nasıl büyüdüğünü. 2008 finans krizini düşünelim. Sistem yine çökmedi. Pandemi sistemi biraz sarstı, evet. Ama işin sonunda devlet yine sermayeyi bir şekilde kurtardı, servet transferi hızlandı, zenginler daha zengin, fakirlerse daha fakir oldu. Gerideyse enflasyonla boğuşan ülkelere halklarına sunabilecekleri suni bir bahane bıraktı.
Anlamamız gereken şey kapitalizmin “bırakınız yapsınlar” ilkesinin oldukça esnek bir yerden kurgulanmış olması. Kapitalizm bugün hala ayaktaysa sınırsız ve/veya kılıfına uydurulmuş ve/veya yanlı bir özgürlük idealiyle cezbedici ve arzulanabilir hale sokularak ahlak dışı da çalışabildiği için ayakta. Çoğu zaman doğrudan ahlaksız olun demese de bazı davranışları ödüllendirerek onları rasyonel hale getirebildiği için ayakta.
Hiçbir işveren sizin eve ekmek götürmenizden, sağlıklı ve huzurlu bir hayat sürmenizden, iş dışında keyifli ilişkilere, kendinizi geliştirebileceğiniz hobilere sahip olabilmenizden meshul hissetmiyor kendini. Onlar için ancak ne denli üretken, ne denli iş bitirici, şirkete ne denli kâr getirici olduğunuz önemli. Ortak bir amaca hizmet ettiğinize, değerli bir vizyonun parçası olduğunuza, insanlara yaşamlarını kolaylaştırıcı ve yararlı ürünler ulaştırdığınıza, yurtdışı satışlarınızla ülkenizin gayri safi milli hasılasına katkı sağladığınıza inandırıldınız. Bu inançsa, geçici ve kurmaca getiriler dışında hiçbir şey sunmadı size. Yinede günü kurtanız tebrikler! :)
Şimdi gözlerinizi kapatıp biraz dinlenin ve çalıştığınız petrol şirketinin çevreci ve doğaya saygılı sürdürülebilirlik politikalarını düşünüp biraz rahatlayın!
Derin bi nefes alın ve ciğerlerinize dolan o karbondioksit dolu güzelim havayla zihninizi dinginleştirmeye çalışın.
Şirketinizde sizden daha az maaş alan ve giyimi ve makyajı sebebiyle de sürekli mobbinge uğrayan o kadın iş arkadaşınızı düşünün. Neyse ki sizin böyle dertleriniz yok!
Evde halihazırda eşinizin yıkayıp, kurutup, ütüleyip koyduğu gardolabınızda asılı janti gömlekleriniz olduğunu hatırlayın! Eşinizin dünden hazırlayıp buzdolabına koyduğu zeytinyağlı fasulyeyi.
Rahatlayın! Yaşlı babanızın emekli maaşıyla pazardan kilosunu 200 tl’ye aldığı patlıcanlardan, annenizin akşam için yapacağı enfes karnıyarık yemeğini hayal edin!
Rahatlayın! Şöyle ayaklarınızı uzatıp Netflix’te birşeyler izleyip, dinlenmeye vaktiniz olmuyor belki ama olsun en azından zor günler için bir Netflix aboneliğiniz var. Bunu düşünün!
Yığınla para ödeyip özel okula gönderdiğiniz çocuğunuz akşam eve geldiğinizde, size gülümseyip bir hoşgeldin dâhi demiyor ama olsun. İleride çok iyi bir kariyeri olacak. Buna inanın!
Park ederken arabanızı mı sürttünüz? Sigortaya zaten bunun için para ödüyorsunuz. Mikro-plastik dolu bir bardak soğuk su içmeniz sakinliğinizi korumanıza yardımcı olacak.
Dişiniz ağrıyor ama devlet hastanesinde randevu mu bulamadınız? Çok şükür 6500 tl verip özelde diş filmi çektirebilecek maddi güce sahipsiniz. Bunu düşünmeyin bile!
Siz gözlerinizi böyle kapalı tutmaya devam ederken, kapitalizm uyanık kalmaya ve tam gaz uyanıklıklarını sürdürmeye devam edecek. Her şeyi ticarileştirmeye, muhalif olduğunuz değerleri dâhi satın almaya, değiştirmeye yeltenip baş kaldırdığınız her şeyi ise birer estetik objeye dönüştürerek moda yapmaya devam edecek.
Tebrikler! Artık Che tişörtüyle Starbucks’ta oturup kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Sistem bundan rahatsız olmaz, aksine memnun bile olur. Neden olmasın ki para kazanıyor. Sizden soğurduğu doyumsuz ve çelişik isteklerinizle kendine bir yeni şube daha açıyor.
O şubede asgari ücretle çalışan barista mı?
“Herkes kendi başının çaresine baksın canım.”
“Başarısızsa, başarısız olmuşsa suç onun.”
“Her şey artık çok daha ulaşılabilir durumda.”
“Kendini var edebilecek pek çok yeni yöntem, araç, platform var”
“Cesur olsun, risk alsın biraz.”
O halde siz de biraz performansınızı artırıp şu direktör poziyonuna yükselin artık! 3 yıldır senior olarak kitlenip kaldınız o koltukta, kök salacaksınız canım! Kaç beygir gücüyle çalışıyosunuz siz? Kendinizi aşın, hızlanın biraz!
Bakın filanca beye, CEO oldu, maaşı sizden yüksek, Audi’ye biniyor. Geçen yaz Seyşeller’deydi, bu yıl da oradan bir ada almayı planlıyor. Siz de yapabilirsiniz, başarabilirsiniz. Ha gayret!
İş arkadaşlarınızı biraz sabote edin, mobbing ve psikolojik baskı uygulayın! Gerekirse özel hayatın mahremiyetini dahi ihlal edebilirsiniz, bunda bir sakınca yok! Manipülatif olmayı öğrenin! Patronunuza yamanın biraz, küçük hediyeler ve pohpohlamalarla gözüne girin! Kendinizi olduğunuzdan farklı sunmanızda bi mani yok ki, siz de kişisel markanız üzerinden değerinizi yükseltebilirsiniz. Unutmayın! Nasıl göründüğünüz, kendinizi nasıl sunduğunuz; kim olduğunuzdan her zaman daha önemli. Ya da yok mu canım araya sokucağınız birileri, bir networkünüz falan. Ya da LinkedIn’deki kurslarla şişiriverin siz de CV’nizi birazcık. Şu etik sorumluluğu atın artık üzerinizden! Bunları herkes yapıyor. Sonuçta siz de yalnızca işinizi, size söyleneni yapıyorsunuz. Bunda bir şey yok!
Tebrikler! Siz de o başta bahsedilen okyanustaki balıksınız artık. Bir insan, bir özne değilde bir üretim aracı, bir makinasınız. Üstelik ahlaksız bir makina! Hem sömürülen hem de sömüren bir makina! Anlamını kaybetmiş, yalnızca sonucu değerli hala getiren Makyevellist bir makina! Gerçekliği bencillikle eğip büken kandırıkçı bir makina!
Avantajlı ve ahlaksız olmanın sistematik olarak ödüllendirildiği koşullarda, daha başka ne olmasını bekleyebilirdik ki sahi?
Şüphesiz kapitalizmin toplumun her kesimine etki eden pek çok farklı yanı, pek çok farklı dinamiği var. Tıpkı bu serideki örneklerin daha çok beyaz yakalı orta sınıfa itafen yazılmasının bir nedeni olduğu gibi. Çünkü bence zihinsel kolonun toplumu madur eden yansımalarının hepsi değil belki ama önemli bir çoğu üzülerek bu sınıfta karşılık buluyor ve bana kalırsa kapitalizmin en görünmez ama en güçlü kolonu da burası. Dünyayı bireycilik ve rekabet üzerinden algılamamız ve daha fazla gayret ve çalışmayla başarı olabileceğimiz illüzyonuna kapılarak yaşamlarımızı ve ilişkilerimizi heba etmemiz.
Kapitalizmin dayatmaları neredeyse sorgulanamaz gerçekler gibi yerleşmiş beyinlerimize. Oysa onun yaşamlarımızdaki çıktıları suçluluk, yetersizlik, sürekli kıyaslanma ve hiç bitmeyen bir yarış hali gibi duygu rejimleri üretmekten daha başka bir yere evrilmiyor. Bir fare gibi aynı tekerleğin içerisinde dönüp duruyoruz.
Düştüğümüz en büyük hatalardan biri kapitalizmin yalnızca cebimizdeki paraya göz diktiğini sanmamız; oysa temelde kapitalizm özsaygımızı, ilişkilerimizi ve hayal gücümüzü de tahribata uğratıyor. Kapitalizmin asıl gerçekliği; insanı müşteriye, yurttaşı tüketiciye, zamanı paraya, hayatıysa performansa indirgemesi. O nedenle onu sadece ekonomik bir sistem olarak değil de; yaşamın kendisini topyekün kuşatan kapsamlı bir pratik alanı olarak görmek gerek.
Kapitalizmin derdi anlam üretmek ya da anlamlı yaşamlar sürmemizi sağlamak değil; kendimizi yalıtılmış ve her şeyi tek başına yapmaya, tek başına başarmaya muktedir bir proje olarak görmemizi sağlamak. Bu noktadaysa yalnızlık zaten bir yan etki olmaktan öte sistemin işleyişinin bir koşulu.
Oysa insanlık tarihindeki en büyük sıçramalar rekabetten değil, birlikte düşünme ve üretme kapasitesinden doğdu. İnsanlık, —ben senden iyiyim dediğinde değil, —gel birlikte düşünelim dediğinde o sıçramaları yaşadı. Rekabet kısa vadede hızlandırıcı görünsede, kalıcı ve büyük dönüşümler çoğunlukla iş birliği, bilgi paylaşımı ve ortak akıl sayesinde ortaya çıkıyor.
Kapitalizmi zihinsel düzeyde aşmanın yolu, yalnızca kuru eleştiriler değil; başka türlü düşünme ve birlikte var olma pratikleri üretmemiz. Kapitalizm önce zihinde kuruluyorsa, onu yıkmaya da önce zihinlerimizden başlamamız gerek.
Bir sonraki bölümde, kapitalizmin ekonomik kolonunda görüşünceye dek…
Sevgiler,





Kapitalizm artık Bit!
Bu yazının en güçlü yanı, kapitalizmi yalnızca ekonomik bir düzen olarak değil; insanın ruhunu, ilişkilerini ve düşünme biçimini kuşatan bir hayat biçimi olarak ele alması. Özellikle kaygı, yalnızlık, tükenmişlik ve değersizlik gibi çoğu zaman bireysel sanılan duyguların, aslında daha büyük bir yapısal zemine sahip olduğunu hatırlatması son derece kıymetli. Metin bu yönüyle okuru yalnızca sisteme değil, kendi hayatına ve gündelik yorgunluğuna da yeniden bakmaya çağırıyor.
Buna ek olarak meseleye bir de şu açıdan bakılabilir: Kapitalizmin asıl gücü yalnız piyasayı yönetmesinden değil, dili yönetmesinden de geliyor. Çünkü bir düzen, sömürüyü sadece kurmaz; onu meşrulaştıracak kavramları da üretir.
Ambargoya norm, yaptırıma hukuk, işgale güvenlik, gözetlemeye şeffaflık, sansüre standart, ölüme yan etki denildiğinde artık mesele yalnız ekonomik değil; aynı zamanda ahlaki ve zihinsel bir tahakküme dönüşür.
Böylece sistem sadece hayatı zorlaştırmaz; neyin normal, neyin meşru, neyin savunulabilir olduğunu da tayin etmeye başlar.
Bu açıdan bakıldığında yazı, önemli bir tartışmanın kapısını aralıyor. Sadece kapitalizmin yol açtığı yorgunluğu değil, o yorgunluğu ve adaletsizliği normalleştiren dili de düşünmeye çağırıyor. Bu da metni yalnızca eleştirel değil, aynı zamanda ufuk açıcı bir başlangıç haline getiriyor.